Yedinci Bölüm: Mühür Açıldı

“Hayır” diye haykırdı Harry kristali cüppesine geri koyarak.

“Saçmalama” dedi Dumbledore aydınlanmış kırışık dolu yüzüyle. Yarım ay gözlüğünün yansımasından, karanlık gölgelerin yaklaştığını hayal meyal seçebiliyordu, Harry.

“Hiçbir yere gitmiyorum” dedi Harry inatla.

“Bu iş çığırından çıkıyor. LUPIN! MOODY! Çabuk anahtarla çocuğu karargaha götürün” dedi Legrand elindeki asaya daha sıkı yapışarak. “Kalkana çarparlarsa tutamayabiliriz. ÇABUK!”

Lupin, solgun gri renkli, eski ve yıpranmış pelerinini uçuşturarak, Moody ise her zaman giydiği seyahat pelerini geriye atarak Harry’nin yanına geldi, Lupin yerden Harry’nin, biraz önce, az kalsın takılacağı büyük taş parçasını almıştı.

Asasını taşa doğrultarak “Portus!” dedi. Taş, mavi bir ışıkla aydınlandı ama sonra eski haline geri döndü.

Harry, Dumbledore’a “Hiçbir yere gitmiyorum” diye tekrarladı, kızgınlıkla.

Yarasalar gibi uçuşan gölge ordunun bariyere çarpmasına çok az kalmıştı.

Lupin onu kolundan çekiştirerek, yanına getirmeye çalıştı ama Harry mücadele ediyordu. Lupin “Çabuk” diye bağırdı Tonks’a “Bana yardım et” Ama kimse yerinden kıpırdamadı. Harry kendini kurtarma içerisinde güçlükle soluyordu. Moody ise onu ensesinden yakalamıştı.

“BİZE BİRLİK OLMAMIZI”- mücadele ederek- “SAĞLAM DOSTLUK KURMAMIZI- SÖYLÜYORSUN SONRA - KAÇMAMI İSTİYORSUN” diye haykırdı Harry, Dumbledore’un endişeli yüzüne.

Harry öyle sinirlendi ki onu cüppesinden tutan, Lupin’i itip yere düşürdü. Moody ise işaret verilmiş gibi, aniden Harry’yi bıraktı. Ama Harry, Lupin yere düşüren şeyin siniri olmadığının farkına çok çabuk vardı.

Çünkü ışıkla aydınlanmış etrafı bulanık görüyordu şimdi… Hemen gözlüğünü çıkarıp asa tutmayan eline aldı ve hayatında üçüncü defa, gözlüksüz de rahat görebildiğini, damarlarında yakıcı bir gücün dolaştığını ve isterse havalanıp gökyüzüne uçabileceğini fark etti.

Göğe dönerek ve çivit mavisi gökyüzünü tamamen kapatıp, şeffaf görünen kubbeye, neredeyse çarpmakta olan karanlık vampir orduya baktı. Harry, onların yüzlerini çok net görebiliyordu. Ölü gibi, damarlarına ve iliklerine hiç kan girmemiş gibi görünen yüzleri(insan yüzü demek zordu), hiç akı olmayan tamamen karanlık, simsiyah gözleri vardı. Kara pelerinlerinden görünen ellerinde ve bacaklarında da damarlar dışarı çıkmıştı. Bir tanesi ağzını açtı. Harry orada diğer dişlerinin arasında iki tane çok keskin diş gördü.

Dumbledore, Harry’ye “Git” diye haykırdı.

Legrand “Dikkat! Brian, geldiler” diye kükreyince Dumbledore kubbeye döndü. Ordu bariyere çarptı.

Daha hiç güneş görmemiş, ordudakilerin hepsi birer birer bariyere çarpıyordu sonra geri uçuyorlar tekrar çarpmaya hazırlanıyorlardı. Harry onların vahşi çığlıklarını duyabiliyordu. Çok tiz ve korkutucu sesleri dehşete düşmüş kalabalığı, daha da çok dehşete düşürüyordu. Kubbenin her yerini sararak, saydam duvarlarını upuzun ve sivri tırnaklarıyla delmeye çalışıyorlardı.

Şimdilik bariyer sağlam görünüyordu. Ama Harry, Nicolas Legrand’ın az önceki neşeli halini kaybettiğini gördü artık yüzü konsantrasyondan kısılmış ve çok yaşlı görünüyordu. Diğer herkes korku içinde seyirci kalmış gibiydiler. Ama hepsinin asası elindeydi.

“BİRŞEY YAPIN” diye bağırdı Harry kalabalığa ama sesi vahşi çığlıklar atan ve kanlarını arzulayan yukarıdaki vampir ordusunun sesiyle bastırıldı. Harry gökte uçan vampirlerin sayısının yüz kadar olduğunu tahmin etmişti. Onları ölüme terk edip gidemezdi.

Lupin ayağa kalkarak tekrar Harry’yi tutmak istedi. Bu sefer Tonks da yardıma gelmişti ama Harry’nin kolunu tutar tutmaz ellerine elektrik çarpmış gibi oldu ve geriye çekildiler. Moody ise vampir ordusuna bakmakla meşguldü.

Lupin “Hadi Harry gitmeliyiz” dedi endişeyle. Anahtarı ona uzatarak. Ama Harry ona gene aldırmadı.

Kalabalığın geri kalanı gibi Harry’ye de büyük bir panik havası bastırdı. Çünkü kubbe delinmek üzereydi. Çaresizce etrafına bakındı. Sonra bir şeyi gördü. Daha önce nasıl fark etmemişti.

Harry, kubbenin en köşesine gelerek, sanki en baştan beridir bunu yapması gerekiyormuş gibi, ucundan kırmızı kıvılcımlar fışkıran asasını, güneşin önünü kapatan karanlık işarete doğru yukarı kaldırarak, “DELETRIUS!” diye böğürdü.

Asanın ucundan kırmızı bir ışık ipliği, bariyeri ufak bir kavisle delerek, gökte duran Karanlık İşarete gitti. Şimdi Harry ile Karanlık İşaret arasında, kırmızı bir ışık ipliği oluşmuştu. Karanlık İşaret dayanıyordu ama Harry ışık ipliğini koparmadı, ve bütün gücüyle konsantre oldu.

“HAYIR, ÇOK TEHLİKELİ” diye bağırdı Dumbledore avazı çıkmış gibi.

Az sonra, Karanlık İşaret bir dumanla eriyip yok olunca, ışık ipliği yeşile döndü, sonra Harry’nin asasının içine girdi. Çivit mavisi gökyüzü, birden güneşin öğleden sonra her zaman yaydığı ışığıyla aydınlandı. Güneş, yeri ve göğü aydınlatırken tekrar saldırmaya hazırlanan vampir ordusu alev aldı ve daha havadan yere düşememişlerken, futbol sahası üzerinde bulunan Harry ve diğerlerinin, üzerlerine külleri düşmüştü.

Harry kulaklarında sevinç çığlıkları duyuyordu ama gözleri bulanıklaştı ve daha ne olduğunu anlayamadan her şey anafor gibi dönmeye başlamıştı.

Birden kendini yapayalnız, ve baş aşağı, kapkaranlık bir boşluğa düşerken buldu. Kulakları hiçbir şey duymuyor, kocaman açtığı gözleri ise hiçbir şey görmüyordu. Sonsuz bir karanlığa süratle düşüyordu. Derin kuyunun içinde düştü, düştü ve düşmeye devam etti ve bu konuda yapabileceği hiçbir şeyi yoktu.

Ne kadar süre geçtiğini anlayamadı bile, ama ona saatler gibi gelen bir sürenin ardından, dipsiz kuyunun, dibinden çok korkunç bir ses duydu. Daha önce hiçbir insanoğlu böyle bir ses duymamıştı. Kanını donduran bu kahkaha, tüylerinin diken diken olmasına sebep oldu. En kötü kabuslarından bile kötüydü; Sirius hakkında gördükleri de dahil.

Ölümün buz gibi nefesini her an ensesinde hissederken, mutlak karanlığa düştükçe, yaşamın vücudunu terk ettiğini de hissedebiliyordu.

Korku ve dehşet her yanını sararken, birden nefes alamadığını anladı. Boğazı şiddetle sıkılıyordu. Vücudunun hiçbir yerini hareket ettiremezken, bir karabasan gibi üzerine çöken karanlık, daha da karardı, ve boğazı daha da şiddetle sıkıldı. Harry hiçbir şey yapamıyor ve git gide daha derinlere düştüğünü biliyordu ama, kuyunun yukarısından başka bir ses daha duyuldu. Bir adamın haykırış sesi idi.

“HAAAARRRYYYYY! ÇABUK ÇIK ORADAN!” Ama ses karanlığın içinde, rüzgarda sönen mumlar gibi kayboluverdi.

“SESSİZLİK!” diye haykırdı kuyunun dibindeki korkunç ses. Ama Harry’nin kulağına gelen şey bir tıslamaydı, yılan gibi bir tıslama. Harry’nin tüyleri tekrar diken diken oldu ve vücudundan yüzüne terler boşaldığını hissedebiliyordu.

“ÖLÜM SENİ ÇAĞIRIYOR, HARRY POTTER” dedi aynı korkunç tıslama. “CEVAP VERMEYECEK MİSİN?”

Harry bir şeyler söylemek istedi ama boğazı bir türlü gevşemiyordu. Çok zor bir kere soluk alır gibi oldu ama başına toplanmış kan vücuduna dağılmıyordu. Ölmek üzere olduğunu biliyordu. Yapabileceği hiçbir şey yoktu. Elleri ve kollarını hareket ettiremiyordu. Buraya nasıl geldiğini bile bilmiyordu, zira o burada baş aşağı düşerken, her tarafını saran büyük korku ile vücudunun her tarafı hissizleşmişti.

Bir kabusun derinliklerinde kaybolmak gibiydi. Kendini olacaklara hazırlamaya çalıştı. Gene aşağı da bir kahkaha duyuldu. Bu ölümün soğuk kahkahasıydı. Harry bunu iyi biliyordu.

Ama birden yukarıdan ne olduğunu anlayamasa da, bir duygu seli vücuduna boşaldı. Onu geri isteyenler vardı sanki onu yukarıya çağırıyorlardı.

“Pekala şimdilik gidebilirsin, Bekçiye şunları ilet: KARANLIK GELECEK VE BU KUYUNUN DİBİNDEKİ UZUN BEKLEYİŞİM SONA ERECEK, HİZMETKARIM BENİ BULMAK ÜZERE, SİZ APTALLAR ONU DURDURAMADINIZ, SONUNCU PARÇAYI DA BULACAK”

Sonra bir kahkaha daha koptu ve Harry, artık düşmediğini anladı ve hareket edebiliyordu. Bir şey bacağını yakalamıştı. Harry dönüp bacağını tutanı görmek istedi. Dumbledore’du. Onu bacağından yakalamış dipsiz kuyunun yukarısına uçuruyordu. Üzerindeki bembeyaz cüppe hiçliğin ortasında bir yıldız gibi parlıyordu.

Harry, güçlükle soluyarak, gözlerini açıp doğruldu, ama hiçbir şey göremiyordu. Gözlerine çöken karabasan, ruhsuz bir perde gibi, görüşünü engelliyordu.

Kör gözlerinin ardında birçok kişinin, ağlayıp hıçkıran seslerini duyuyordu. Konuşmak istedi ama boğazından tek çıkan kuvvetli bir nefes vermeydi. Sonra ağlama sesleri kesildi. Bir süre bir sessizlik oldu. Harry, ellerini ileriye doğru kör gibi tuttu ve eli birine çarptı.

Kör gözlerinin ardından, bir ses kalabalığı ile bağırışlar duyuldu: “TANRIM” diye bağırdı bir tanesi… “MUCİZE… çığlıklar…MUCİZE!” Sevinç ve hayret çığlıkları duyuyor ve Harry’nin hissiyatını neredeyse kaybettiği yüzüne öpücükler konduruluyordu. Biri ona sarılırken diğer bir el Harry’yi göğsünden iterek tekrar yatırdı. Sevinç çığlıkları arasından, hemen dibinde olan Dumbledore’un neşe saçan sesini duydu: “Tamam! Herkes çabuk hastane kanadını terk etsin. Şu an hala şokta ama yakın zamanda kendine gelecektir”

Ron, sevinçten neredeyse ağlamaklı olmuş sesiyle “Yanında kalmak istiyorum, Profesör” dedi. Hermione’nin ağlayan, burnu tıkalı gibi sesi “Ben de Prof”- diyebildi tekrar ağlamaya devam etti.

“Peki ama ses çıkarmayın” diye tembih etti onlara Dumbledore onun da sesi sevinçten çatlak çıkıyordu sanki. “Şu iksiri de siz içirin. Ama her üç saatte bir kere. Mrs Weasley, Williamson ve diğer üyeler, siz benimle gelin, konuşmamız gereken şeyler var”

Harry, hissiyatını tamamen kaybetti. Ve bilinci yerine tekrar geldiğinde, kendini gülümseyen dost yüzlere bakarken buldu. Artık görebildiği için gözlerini ovuşturdu, Hermione ona gözlüklerini verdi. Gün ışığı vuran hastane kanadında, Ron ve Hermione yatağının iki yanına, Dumbledore ve Legrand ayak ucunda sandalyelere oturmuştu. Sağında ve solundaki, iki yatakta ise Cho ve Hannah uzanmıştı.

“Nasılsın?” diye sordu Hermione hemen Harry’nin elini tutarak.

“Çok korktum, Harry” dedi Ron sararmış yüzüyle.

“İyiyim” dedi Harry yatağında doğrulup belli belirsiz esneyerek. “Sanırım karnım çok aç”

“Sana uyurken bir şeyler yedirdik ama gene de” dedi Hermione Harry’nin üstünü işaret etti. Harry pijamasına bakınca üzerinde yemek lekeleri olduğunu gördü. Harry, Ginny’yi Ron’un arkasında oturduğunu fark etti ama o bir şey söyleyemeyecek kadar korkmuş gibiydi.

“Gerçekten iyi misin?” diye sordu çok solgun görünen Hermione, tekrar onun gözlerinin içine bakarak. Diğer eliyle de Ron’un elini tutmuştu.

Harry başını salladı ama artık hiç yorgun gibi değildi. Ve diğerlerinin neden böyle tepki verdiğini bilmiyordu. Sersemlemiş gibi “Neler oldu?” diye sordu.

“Şu an iyisin” dedi Dumbledore ayak ucundan, hem yarımay gözlüğünün arkasındaki açık mavi gözleri, hem de yüzü gülümseyerek. “Bunu bilmen yeter şu an için”

“Bizi çok korkuttun” dedi pos bıyıkları titreyen Legrand, endişe içinde. Harry endişelendiğinde bıyıkları titreyen birini daha tanıyordu, bunu düşününce içinden gülmek geldi ama şimdi zamanı olmadığını anlamıştı.

Sağında oturan Hannah “Çok korkunçtu” diyerek yüzünü buruşturdu, sanki bu anı ona hala acı veriyordu.

“Evet!” diye cevap verdi Cho, solundan hüzünlü bir sesle. “Bir mucize oldu”

“Neden?” diye sordu Harry tekrar şaşkınlıkla.

“Hayır çocuklar daha sonra” dedi Dumbledore itiraz kabul etmeyen bir sesle. “Şu an hala yorgunluğu var birkaç saat daha uyu, Harry”

“Şu huzur sıvısını içiver. Hepsini.” dedi az önce elinde bir kupayla hastane kanadına giren Madam Pomfrey.

Harry itiraz edip tartışamayacak kadar sersemlemişti. Söyleneni yaptı ama huzur sıvısının hepsi bitmeden tekrar uykuya daldı.

Harry, kulağına biri üflemiş gibi aniden uyandı. Ne kadar süre geçtiğini anlamamıştı ama hala sabah saatleriydi. Az önceki gibi herkes hala hastane kanadındaydı. Dumbledore ve Legrand da hala ayak ucunda oturuyorlardı.

“Çok uyudum mu?” diye sordu Harry, onlara. Doğrulurken, zaten gözlerinde olan gözlüğünün düşmemesi için onu tekrar burnuna iterek.

“Fazla değil, bir saat kadar” diye cevap verdi Dumbledore. “Ama sen tamamen iyileşmeden buradan ayrılmak istemedik”

“Şimdi nasılsın?” diye sordu Legrand, koyu mavi gözleri Harry’ye odaklanırken.

Harry, ona bakarak “İyiyim sağ olun, hepiniz” dedi.

Hermione de dahil, hepsinin yüzüne renk gelmiş gibiydi. Ginny şimdi, yanında sandalyede oturan Neville ile Harry’nin sağında, Ron ve Hermione ise solundalardı. Neville’de korkmuş görünüyordu ama dost canlısı toparlak yüzü, Harry’nin ona baktığını görünce, gülümsedi.

Harry, uyku sersemliğini üzerinden hızla atarak “Siz neden korktuğunuzu anlatmamıştınız” diye sordu Ron’a.

“Çünkü- çünkü” dedi Ron endişeyle Hermione’ye döndü.

Cho da, sanki bunu söylemek ona çok acı vermiş gibi “Çünkü- çünkü” dedi ama devamını getiremeden tıkandı.

Harry’nin içini berbat bir his kaplamıştı. Nedense bu sorunun cevabını duymak istemediğini fark etti.

“Çünkü”- diye mırıldandı Ginny, ama devamını getiremeden boğazı tıkanır gibi oldu.

Sayfa Çevir: 1 2 3 4


Bir Önceki Sayfa
eXTReMe Tracker