Onuncu Bölüm: Rusalka ve Varisin Anahtarı

Hayatında ikinci defa kendisini böyle hissediyordu. Öyle güzel bir duyguydu ki, hiçbir derdi yoktu. Sanki üzerinden bütün bu yükler kalkınca hafiflemişti.

Imperius laneti de insanda buna benzer bir iz bırakırdı ama bu duygular onun gibi tekinsizlik içermiyordu. Sisin içinde süzülüyordu, ve aşağıya baktı. Hafif dalgalı puslar arasından buğulu yeri görür gibi oldu. Mükemmel bir duyguydu bu.

Kahkahayla güldü. “Süper!” diye haykırdı sisin içinde.

“Biliyorum” dedi tanıdık ama yankılanan bezgin bir ses.

Harry birden çok heyecanlandı. Sesi tanımıştı, çünkü.

“Sirius! Sirius! Nerdesin?” diye bağırdı, sisin içinde kendi sesi de yankılandı.

“Buradayım” dedi Sirius’un sesi. “Sadece gözden uzaktayım. İstersen beni görebilirsin”

“İSTİYORUM” dedi Harry, boğazı tıkanacak gibi bağırarak.

Birden aşağıya bakınca, sis açılıverdi. Daha önce, bir kere gördüğü eski köhne bir kulübe ve önünde bir koltukta oturan Adamı gördü. Adam bu sefer yüzünü kapatmamıştı.
Uzun saçları omuzlarına düşen, hırpani mavi solgun bir cüppe giymiş biriydi, bu. Yüzü Harry’yi görünce gülümsedi. Uzun süren bir sessizlik oldu.

“Sirius!” dedi Harry kaygılarının birden geri döndüğünü anlayıp yere konarak. Adam bir şey söylemedi. Kısa bir sessizlik daha oldu. Ama Harry, Adamın ona bakan gülümsemesinde, vaftiz babasının verdiği o sıcaklığı göremiyordu. Hayatından bezmiş gibi bakan biriydi.

“S-s-s-sen ge-ge-ger-ç-çek misin?” diye sordu Harry, heyecandan titreyen ve yankılanan çatlamış sesiyle.

“Hayır ben sandığın kişi değilim. Ne yazık ki” dedi Adam, şimdi normale dönmüş ses tonuyla.
“Kimsin peki?” diye sordu Harry, Adama biraz yaklaşarak.

“Ben Bekçi’yim” dedi Adam, hala gülümseyerek.

“Ama sen Sirius’sun!” diye bağırdı Harry kızgınlıkla, işaret parmağını ona doğru uzatarak.

“Birinin kimliğine bürünmem gerekti. Senin kalbinde hatıraları derin olan birinin kimliği. Onun için suçluluk duyduğun birinin” dedi Adam. “Gerçek yüzümü göremezsin. Yani ben aslında varken aynı zamanda da yokum”

Harry, gözlerine ve kulaklarına inanmakta güçlük çekiyordu. Bir an gerçekten Sirius’la konuştuğunu sanmıştı. Kısa bir süre daha geçti.

“S-se-sen neyin bekçisinin?” diye sordu Harry, bu sorunun cevabını zaten bildiğini anlayıp, Adamın gerçekten Sirius olmadığının verdiği hayal kırıklığı duygusunu bastırarak.

“Düşler Kuyusu’nun tabii ki” diye cevap verdi Adam, sanki en baştan beri Harry’nin bunu bilmesi gerekiyormuş gibi. “Ancak artık tehlike altında. Ve senin düşmanın, gerçek adı Tom olan kişi burayı bulmak istiyor”

“Neden?” diye sordu Harry, merakla. Adamın yanına giderek. Adam hala koltukta oturuyordu. Kulübenin bacasından dumanlar yükseliyordu.

“İçindeki isimsiz korkuyu uyandıracak” dedi Sirius bezgin bir sesle.

“O karanlık şeyi mi? İçime giren”

“Hayır, onu sadece, onun ufak bir parçası olarak düşünebilirsin. O sadece onun sesiydi. Gerçeği kilitli Düşler Kuyusu’nda”

Kısa bir süre daha geçti, Harry nerede olduğuna bakmak için kafasını kaldırdı ama sisin ardında hiçbir şey gözükmüyordu.

“O şey ne peki? Voldemort ondan ne istiyor?” diye sordu hemen, Sirius’un bedenine bürünmüş olan adama.

“Bunları açıklayamam. Açıklamam yasaklandı. Ancak Onun gerçek adını söylemelisin. Voldemort uydurma bir isim. Gerçek adı Tom Riddle. Onu kullanmalısın. İnsan kendine ne yaparsa yapsın. Geçmişinden ve kendisinden kurtulamaz. Birinin gerçek ismini kullanırsan onun üzerinde gücün olur” dedi Adam, bezgin sesinin yerini ciddi bir ton alarak.
“Ama Dumbledore ona Voldemort demem gerektiğini söyler hep” dedi Harry şaşkınlıktan açık kalmış ağzını nihayet kapatarak.

“Dumbledore, bu dünyaya gelmiş sınırlı büyücülerden biridir. Ama ne yazık ki onun sana yardımı olamayacak” dedi Adam hızlı hızlı. “O zamanını çoktan aştı. Onunla da konuşmuştum. Ama o hatırlamıyor. Hafızası silindi”

Harry’nin duyduğu yarı şaşkınlık ve yarı korku adamı anlamasını güçleştiriyordu.

“Neden?” diye sordu Harry. “Neden hafızası silindi?”

“Çünkü buraya giren herkesin, çıkarken hafızası silinir. Dumbledore, artık seni çok fazla düşünüyor. Yaşamının tehlikede olduğunu biliyor ama, seni çok seviyor. Bu sevgisi son zamanlarda arttı. Sen, benim, kimliğine büründüğüm kişiyi kaybedince… Hayatta en çok değer verdiği insanlardan biri haline geldin onun kalbinde”

Harry bütün bunları hayretle dinliyordu ama, aklında olan soruyu sormak istiyordu. Ama o daha “Düşler Kuyusu nedir?” diye soramadan Sirius cevabını verdi.

“Onu öğrenmek için buraya gelmelisin”

“Nasıl geleceğim?”

“Bunu al” dedi Adam, cüppesinin cebinden bir parça parşömen kağıdını çıkararak. “Çok geç olmadan, beni bulmalısın. Tom sonuncu parçayı da buluyor. Yani bulacak. Sana onun planlarını anlatamam. Her şeyi kendin çözmelisin. Ama kapıdan ondan önce geçmelisin”

“Kapı mı?” diye sordu Harry afallamış halde, kağıdı eline alarak.

Kağıdı incelemeye başlayacaktı ki; Adam “Hayır burada bakamazsın. Daha sonra” diye karşı çıktı.

Adam hızla konuşmayı sürdürdü: “Yeni şampiyon sensin?”

“Şampiyon mu?” diye sordu Harry, kağıdı cüppesinin cebine koyunca.

“Evet. Karanlık gücün önündeki engel. Hayatın çok değerli riske atmamalısın. Ne olursa olsun Düşler Kuyusu’nu bul”

Harry, birden yattığı koltuktan sıçradı. Az önce ne gördüğünü hatırlamıyordu. Bir rüya mıydı? Yoksa gerçek miydi?

Sirius’u gördüğünü hatırlıyordu ama, kafasında evirip çevirdi. Aklına gelen sadece Sirius’la konuştuğu idi. Gene onunla ilgili bir kabus olduğunu düşündü.

Düello’dan sonra, büyük bir parti vermişlerdi. Partinin sonlarına doğru Harry, yarına yetişmesi gereken İksir ödevini yapmak için, ortak salonda kalmıştı ama, daha bitiremeden uykuya dalıvermişti. Ödevini yaparken, önce aklına, Blaise Zabini’yi “Carpe Retractrum” büyüsü ile saf dışı bıraktığı aklına gelmişti. Sonra uzun zamandır konuşmaya çalıştığı Amanda’yı düşünmeye başlamıştı ki; uyku onu sarıp sarmalamıştı.

Ödevinde, biraz ilerleme kaydetmişti, en azından… Ertesi gün akşam saat altıya kadar, ödevi Snape’in odasına götürmesi gerekiyordu.

Rüya çok canlı bir rüyaydı ama neden hiçbir şey hatırlayamıyordu. Voldemort hakkında rüya gördüğü zaman, rüyaları gerçekmiş gibi gelirdi. Ama bu farklıydı çünkü öncelikle, yara izi acımıyordu. İkinci olarak ise, kendisini yeniden doğmuş gibi hissediyordu. Harry kendini ikinci defa böyle hissettiğini fark etti.

Zaten Flamel’lerin vefat ettiği o akşamdan yani Cadılar Bayramından beridir, yara izi hiç acımamıştı. Aradan uzun yıllar geçmiş gibi geliyordu Harry’ye fakat, sadece dört hafta geçmişti. Harry, Flamel’in öldüğü haberini Nicolas Legrand onu odasına çağırınca öğrenmişti. Ayrıca Nicolas Legrand ona Işık Kulesi’ne Noel’den sonra gideceğini de söylemişti. Flamel’in son isteği buydu: Harry’nin eğitimini tamamlaması…

Kasım ayı süratle geçerken soğukları getirmişti. Kış kendisini göstermeye başlamıştı. Yoğun yağan kar sömestre sonuna bir ay kala, Hogwarts arazisini tamamen örtmüştü. Bu senenin dondurucu soğuğunda, artık Hagrid’i ziyaret edebilmek için, üç dört kat kazak giymek zorunda kalıyorlardı.

İşte şimdi partiden kalma Harry, ödevlerini yaparken uykuya dalmıştı. Ortak salondaki şömineler sönmüştü bile. İçerisi de çok fazla karanlıklaşmış ve soğumuştu. Eşyalarını toplayıp, bu soğukta zatürree olmadığına şükredip, ve yatakhanesine çıkıp, pijamalarını giyerek yattı. Rüyayı hatırlamaya çalıştı tekrar ama, kafasında yer etmiyordu. Kısa sürede uykuya dalıverdi.

Sabah kahvaltıya gitmedi. Kahvaltıdan önce ödevlerini yapmaya koyuldu. Ron da ona katılmıştı.

“Üf!” Tamamen aklımdan çıkmış” dedi Ron sinirle, İksir ödevinin üzerindeki bir yanlışı tüy kalemiyle çizerken.

“Çok saldık bunları” diye mırıldandı Harry, Ron’a cevap olarak.
“Boş versene! Hayatta Snape denen rezilin ödevlerini yapmaktan daha güzel bir sürü şey var” dedi Ron.
“Evet” dedi Harry, tartışmaya girmemek için. Artık Snape hakkında eskisi gibi düşünemiyordu. Ona karşı olan nefreti yok olmuştu sanki. Cadılar Bayramı gecesi, duyduğu şey ona karşı olan yaklaşımını değiştirmişti. Snape kendisine ne kadar zalimce davranırsa davransın, Harry, bir şey söylemiyor ve ona karşı olan ses tonunu sabit tutmaya özen gösteriyordu.

Karanlık Sanatlara Karşı Savunma dersine geldikleri zaman, sınıfta oturan Gryffindor’lar hariç kimseyi bulamadılar. Harry, hemen Hermione’nin yanına gitti.

Hermione o daha bir şey diyemeden “Daha gelmedi” dedi. Harry ve Ron anladıklarını belirtip Hermione’nin yanına sıkıştılar.

Aradan onbeş dakika geçtikten sonra, “Eee! Nerde bu?” diye sordu Ron, Hermione’ye.

“Bilmem” dedi Hermione kayıtsızca.

“Viktor kahvaltıdaydı” dedi Parvati arkalarından.

“Öyle miydi?”diye sordu Hermione aldırmaz bir edayla.

“Ne demek öyle miydi?” diye sordu Ron, sesini normal tonda tutmuştu. Anlaşılan kavga aranmak istemiyordu.

Harry “Yanında değil miydi?” diye sordu.

Hermione hiç pembeleşmeden “Hayır” dedi gene kayıtsız halde.

“Neden?” diye sordu Ron, şüpheci bir bakışla.
Hermione ona dönerek “Biz ayrıldık” dedi suçluluk duyan bir ses tonuyla.
“Nasıl?” diye sordu Lavender, şaşkınlıkla. Konuşulanları bütün sınıfın sessizce dinlediğini anladı, Harry.

“Ayrıldık işte” dedi Hermione, sesindeki biraz sinirle, Lavender’a dönerek. Sonra sesini yatıştırarak “Bir süredir ayrıydık zaten” dedi.
Ron’a göz ucuyla baktı. Harry de Ron’a baktı. Ron’un yüzüne bir gülümseme yerleşmek üzereydi ki; Harry gözleriyle, Hermione’nin ekşimiş gibi görünen yüzünü işaret edince, önüne döndü ve Legrand’ın gelmesini beklemeye devam etti. Ancak kapıdan içeri kimse girmedi.

Dersin ortalarına doğru, Tılsım dersi öğretmenleri Profesör Flitwick kapıdan başını uzattı. O girince sınıfta ders boş olduğu için oluşan uğultu birden kesildi.

“Profesör Legrand bugün dersinize gelemiyor. Diğer dersi beklemek için ortak salonlarınıza dönün” diye cikledi Flitwick. Bütün sınıfta bir uğultu daha oluşmaya başlamıştı ki; Flitwick “Sessiz olun, lütfen” diye ekledi.

Sıradan kalkarlarken, Neville de yanlarına geldi. Neville “Nerde acaba?” diye sordu.

Harry “Bilmem” dedi ama, birden cüppesinin cebinin ısınmaya başladığını fark etti. Sonra hızla yerinden fırladı. Ron ve Hermione ise şaşırmış görünüyorlardı. Anlaşılan onların aynaları ısınmıyordu.

Neville, onlara şaşkınlıkla bakarken, onlar hızla sınıftan çıkmışlardı bile.

“Hey! Ne oluyor?” diye bağırdı Seamus arkalarından, ama kimse ona aldırmadı. Harry boş bir sınıf bulunca içeri girdiler. Kapıyı arkalarından kapatıp odayı mühürleyince, Harry aynayı çıkardı. Aynadaki kadını tanımıştı. Daha önce onlara Dev saldırısını ileten köşe çeneli genç cadıydı, bu. Harry ona bakınca, onun bir yerden aşina geldiğini fark etti.

“Selam Harry” dedi Kadın. Biraz tedirgin görünüyordu.

“Selam” diyebildi Harry, kafası karışıp Ron ve Hermione’ye dönmeden önce.

“Beni tanımadınız sanırım. Ben Samantha Fawcett” dedi Kadın aynı tedirgin tonla. Sonra hemen devam etti: “Bir saldırı daha oldu. Londra merkezinde…”

“Gene mi?” diye sordu Ron gözleri fal taşı gibi açılarak.
“Evet ama bu sefer çabuk durduruldu” dedi Mrs Fawcett.

“Ne saldırısı?” diye sordu Hermione, çok korkmuş gibiydi.
“Kim oldukları bilinmiyor. Daha doğrusu Karargah’a bu bilgi verilmedi. Ama büyük ihtimalle gene Ölüm Yiyenlerdir.Sadece haber vermem gerekti” dedi ve Harry,Ron ve Hermione’yi merak içinde bırakarak aynadaki görüntüsü kayboluverdi.

Ondan sonra geçen yarım saat içinde neler olduğunu tahmin etmeye çalıştılar ama, kendilerince pek bir aşama kaydedememişlerdi. Aynaları kullanmayı da denediler. Ancak kimse yanıt vermedi.

Harry uzun zamandır, aklını kurcalamış olan bir şeyi fark etti. Onlara dev saldırısının mesajını yollayan cadı Amanda’nın annesiydi. Harry’ye bu yüzden Amanda, bir yerden aşina gelmişti.

Boş geçen iki dersleri sayesinde Harry ve Ron, Snape’in ödevini nihayet bitirme aşamasına gelmişti. Her ne kadar Ron, ödevini yapmaktan kaçınsa da Hermione ona söylenince ödevini yapmaya karar verdi. Ama asıl sebebini tahmin etti, Harry.

“Madem sen öyle söylüyorsun, yapayım, o zaman” dedi Ron yüzü gülücükler saçarak. Harry ile Ginny göz göze geldi. İkisi de gülmemek için kendilerini zor tutuyorlardı. Ginny’nin de dersi boştu.

“Tabii ki yapmalısın. Snape’in canına okumasını istemezsin, değil mi?” dedi Hermione ona boncuk boncuk bakarak. Ron belli belirsiz onaylamaya çalışarak, neşeyle başını salladı.

Uzun bir süre sonra, Hayal İksirinin ödevinde ilerleme kaydetmiş olan Harry, ilham almak için Hermione’ye baktı. (Bu iksir insanların uyurken birçok rüya görmesini sağlıyordu)

Ama Hermione, Harry’yi şaşırtarak, kendi çantasını da açtı. İçinden bir iki kitap çıkardı.

Harry “Bütün ödevlerini yaptın sanıyordum” dedi Ona. Fakat Hermione onu duymadı. Çantasına tekrar elini attı.

Bu sefer, bir parşömen kağıdı ve kırmızı ucu açık, bir zarf çıkardı. Harry zarfı tanıdı. Daha önce birçok kez görmüştü.

“Çığırtkanla ne yapıyorsun?” diye sordu Harry, şüpheyle. Ron, Harry öyle söyleyince ödevinden başını kaldırdı.

“Hiç” diye cikledi Hermione, kağıtları hemen kaldırmaya çalışarak. Ama ses tonu onu ele vermişti. Ron, parşömen kağıdını hızla çekti, Hermione ona uzanmaya çalışıyordu ama, Ron okurken kağıdın altlarına doğru kayan gözleri fal taşı gibi açıldı.

Sonra kağıdı hızla elinden kapan Hermione’ye “Sen ne yaptığını sanıyorsun?” dedi ona aklından şüpheye düşmüş gibi bakarak.

Hermione ona genelde Erit’in verdiği bir coşkuyla “Cahiller o yüzden akılları basmıyor” diye cevap verdi hemen. Kağıtları süratle çantasına tıkıverdi. Harry durumu anlamıştı.

“Gene mi o Erit saç-

“Onun adı Erit değil, bir kere” diye bağırdı Hermione. “Evcinleri Refahını İlerletme Topluluğu”

“Şimdi de bir bildiri hazırlamış” dedi Ron bıkkınlıkla Harry’ye dönerek. “Ne yapacaksın? Hepsi okuma yazma bilmiyor ki?”

Ama Harry anlamıştı. “Sanırım o çığırtkanla Evcinlerine gönderecek”

Ron, artık ona zır deli birine hitap eder gibi “Onların işlerini bırakmasını sağlayacaksın. Hayatlarını, yaşam şekillerini bozacaksın. Kaç senedir hala kafan basmadı mı? Onlar böyle mutlular” dedi.

“Cahillerde ondan. Kafaları çok çalışmıyor. Biri onlara yol gösterirse belki-

Harry “Hala bunda diretiyorsun ha?” dedi. Artık Harry de Hermione’nin aklını kaçırdığını düşünüyordu.

“Size fikrinizi soran olmadı” dedi Hermione. Hışımla yerinden doğrularak, çantasını omzuna vurdu. Ortak salonu terk etti. Onu o günkü diğer dersleri olan Sally’nin dersine kadar görmediler.

Sayfa Çevir: 1 2 3 4


Bir Önceki Sayfa
eXTReMe Tracker