Dördüncü Bölüm: Işık Kulesi Akademisi ve Anka Taşı

Ondan sonraki dört gün olaysız geçti. Harry, Ron ve Hermione’nin tekrar normal konuştuklarına sevinmişti. Ama ikisi de dördüncü yıldaki Noel Balosu sonrasında takındıkları tavır gibi birbirlerine karşı çok kibardılar. Harry içten içe gene sanki aralarında bir anlaşma olduğunu sandı. Ron ne zaman Padma’dan söz etse ki; bunu etrafta Hermione yokken yapıyordu- Harry kendini ne kadar yalnız hissettiğini düşünüyordu.

Geçen sene Cho ile olan ilişkisini aklına getiriyordu hemen. Gerçekten berbattı. Harry’ye, Cho ile arasında olanlar sanki kendisine ait olmayan bir hayattan bir kesitmiş gibi geliyordu. Sirius’un ölümünden önce bütün olanlar Harry’ye bu hissi veriyordu zaten. Sanki diğer bütün yaşadıkları kendisine ait olmayan çok uzak bir geçmişti. Bütün bu yaşadıkları içinde başına gelen en iyi şeydi Sirius.

Az önce uyandığı için, yatağına uzanmış gün açılırken Ron’un horultularını dinliyordu şimdi. Pazar gününe başlamak istiyordu hemen. Pencereden gelen ışığı, bir gün önce Mrs Weasley’nin yeni getirip taktığı mor kadifeden perdeler engelliyordu. Ama Harry bunu dert etmedi, zaten karanlık Harry’nin hoşuna gidiyordu.

Harry aniden işaret verilmiş gibi yataktan doğruldu. Sehpadan gözlüğünü alıp taktı. Bir ses duyduğunu sanmıştı. Kapıya doğru baktı. Doğru duymuştu. Biri merdivenden yukarı çıkıyordu. Az sonra odanın hafif aralık bırakılmış kapısından içeri girdi. Dumbledore’du.

Harry’ye bakarak işaret parmağını dudaklarına getirerek sus işareti yaptı. Sonra Harry’ye ’Gel’ demek için dudaklarını oynattı sadece. Harry yataktan kalktı. Merdivenlerden inen Dumbledore’u takip etti.

Dumbledore ona kahvaltı etmesini söyledi. Mutfağın dışına çıktı. Harry yulaf lapasını bitirdikten sonra masadan kalkacağı sıra hemen mutfak kapısında belirdi. Dumbledore, Harry daha bir şey söyleyemeden onu eliyle mutfağın dışına çağırdı.

Harry dış kapının önüne gelince genelde paltoların asıldığını düşündüğü bir askılığın üzerinde Fawkes duruyordu. Çok dinç görünüyordu. Harry onun yanına yaklaşınca gene, Harry’nin daha önce duyduğu sesiyle usulca bir şarkı söylüyordu. Tüyleri her zamankinden de göz alıcıydı.

“Merhaba Fawkes” dedi Harry kuşun vücudundaki kırmızı tüylerini okşayarak.

“Evet Harry” dedi Dumbledore yarım ay biçimli gözlüğünün arkasından nihayet ona bakarak. “Sana söylediğim yere gitme zamanımız geldi”

Dumbledore Fawkes’ın tavus kuşu büyüklüğündeki, kuyruğunu tuttu. Harry’ye aynısını yapmasını işaret etti. Harry de kuşun kuyruğunu tutunca bir ışık parlaması gözlerini aldı. Harry herhangi bir hareket hissetmeden olduğu yerde kaldı ama gördükleri inanılmazdı. Sanki bir hortum içinde son süratle gidiyordu. Parıltı, az önce gözlerini aldığı için her şeyi çok karanlık görüyordu.

Ama biraz sonra neler olduğunu görebildi. Bulanık görüntüler arasından çok büyük bir hızla dağları, denizleri, ovaları aşıyordu sanki. İşin tuhaf yanı bu hiç de anahtar kullanmaya benzemiyordu. Anahtarla hareket ettiğini anlayabilir hatta büyük bir rüzgar içinde ilerlerdin. Ama bunda tuhaf bir yan daha vardı. Harry az önce bir hortum içinde gittiğini zannetmekle hata etmemişti. Gerçekten de bir hortum içinde gidiyorlardı. Şeffaf bir hortum içinde… Dumbledore’a doğru bakmak istedi ancak vücudunun herhangi bir yerini oynatamadı. Önünde Fawkes kanat çırparak onları son sürat götürürken gene o mükemmel şarkısını söylüyordu.

Ona beş dakika gibi gelen bir sürenin ardından Harry kendini bir deniz kenarında buldu. Henüz güneş doğmamıştı ama az sonra doğacak gibiydi. Dumbledore’da yanında idi. Harry etrafına baktı. Her tarafı denizlerle çevrili bomboş ufak bir adaya gelmişlerdi. Her yeri yabani otlar sarmıştı. Bazı yerler ise çalılarla kaplıydı. Burada ne işleri vardı. Bunu Dumbledore’a söylemek üzerindeyken Dumbledore omzunun üstündeki Fawkes’ı okşadı ve Fawkes gene ani bir ışık parlaması ile yok oldu.

“Efendim, neler oluyor?” diye sordu Harry. Dumbledore ona cevap vermedi.

Bir dakika sonra ani bir ışık parlaması daha oldu. Fawkes’ın az önce durduğu yerden, yere doğru bir kağıt süzüldü. Dumbledore kağıt yere düşmeden yakaladı. Yaşına göre çok çevik diye düşündü Harry.

On saniye aralıklarla benzer kağıtlar bir ışık parlaması ile yere süzülüyorlardı. Dumbledore hepsini topladı. Bu arada Harry’ye gülümsemek dışında bir şey yapmadı. Harry ise şaşkınlık anını atlatmaya çalışıyordu.

Harry düşen kağıtların sayısının on olduğunu görünce Dumbledore boğazını temizledi ve cüppesinin içinden diğer kağıtlara benzeyen bir kağıt çıkardı.

Dumbledore, Harry’ye kağıtları teker teker verdi. Harry onları okuduktan sonra Dumbledore asasıyla hepsini bir bir kaybediyordu. Her kağıtta başka birine ait el yazısıyla yazılmış bir kelime vardı. Harry hepsini tek tek okudu.

“Barkow- Adasındaki- Ünlü- Büyücüler -Kongresi, -Yaratıcılar- Divanı-, - Işık- Kulesi- Akademisi’ni- Çağırıyorum”

Dumbledore son kağıdı da kaybetti. Harry bütün hepsini düşününce geçen sene karargahın şişerek çıktığı gibi bir şeylerin çıkmasını bekledi ancak bir şey olmadı. Dumbledore’a baktı. Dumbledore ise ona bakmıyordu. Ağaç bile olmayan adanın boş arazisine bakıyordu.

Birden bir sallantı hissetti. Endişeli bir şekilde Dumbledore’a döndü. Ama o hala gülümsüyor ve gözlerini biraz önceki gibi adadaki boş araziye odaklamıştı. Şimdi sallantının şiddeti biraz daha arttı.

Harry de Dumbledore’un baktığı yöne döndü. Ani bir parıltı gözlerini aldı. Elini gözlerine siper etti. Önce bunun gene Fawkes yüzünden olduğunu düşündü, ama elini indirip bakınca bir kulenin adanın toprağından yükseldiğini gördü. Kulenin tepesinde Harry’nin elmas olduğunu tahmin ettiği kocaman bir parlak prizma taş duruyordu.

Elması yerinde tutan demir hariç, kulenin diğer her yeri bembeyazdı. Kuledeki elmas yükseldikçe kulenin tepesine göre daha kalın olan tabanı çıkıyordu. Yüzeyi pürüzsüzdü ve herhangi bir yerinde bir çıkıntı gibi bir şey yok gibi gözüküyordu. Sadece etrafını her katta bir, çevreleyen pencereler mevcuttu. Elmas yükseldi yükseldi ve yükseldi…

Mükemmel bir görüntüydü bu… Yaklaşık yirmi beş metrelik bembeyaz kule ve beyaz ışığı oluşturan bütün renkleri adanın üstüne yansıtan elmas göz kamaştırıcıydı. Harry’ye göre bu; sanki topraktan çıkan bir gökkuşağıydı.

Dumbledore Harry’ye bakarak “Işık Kulesi’ni nasıl buldun, Harry?” diye sordu.

Harry önce Dumbledore’a ve sonra kuleye tekrar baktı, hayretten açık kalan ağzını kapattı ve soluğunu tuttu. Çünkü şimdi güneş doğmuştu. Güneşin doğuşuyla Bembeyaz kule yavaş yavaş kayboluyordu sanki… İki saniye sonra kule tamamen yok olmuştu.

Harry dikkatli bakınca kulenin kaybolmadığını gördü. Sadece şeffaf bir şekil aldığını gördü ama gene de kulenin tepesindeki elmas görünüyordu. Şimdi yerde ki gökkuşağı kulenin tepesine fırlamıştı. Elmastan çıkan bembeyaz bir ışık huzmesi tam tepesindeki gökkuşağını besliyordu.

Harry çatlak bir sesle “Mükemmel” diyebildi.

Dumbledore’a baktı. Dumbledore gülümseyerek hayretten konuşamayan Harry’yi süzüyordu hala. Biraz bekledi. Sanki Harry’nin manzarayı sindirmesini bekliyordu.

Biraz sonra Dumbledore iş bilir bir tavırla Harry’yi omzundan tuttu ve kuleye doğru götürmeye başladı. Harry, bu zayıf güneş ışığındaki gölgelerinin, bulundukları yerden ta kuleye kadar uzadığını ister istemez fark etti. Güneşte yanmış, küçük pembe taşlardan oluşmuş bir yoldan ilerliyorlardı. Kulenin saydam ve pürüzsüz duvarlarına geldiklerinde Dumbledore Harry’yi durdurdu.

“Evet. Şimdi. İlk küçük testimizden geçmelisin, Harry” dedi Dumbledore.

Harry; “Ne gibi bir test?” diye sordu az önce kulenin getirdiği şaşkınlığını atarak.

“Şimdi görürsün” dedi Dumbledore ve asasını kuleye doğru salladı. Asanın ucundan bir şey gittiğini sandı Harry. Kuş kanadının tüyü gibi yumuşak bir şey…

Az sonra kulenin saydam duvarında altın bir kapı ortaya çıktı. Harry’ye dönük kısmı ışıldadı ve kapının üstünde bir yazı belirdi. Bir bilmeceydi bu:

“Elle tutulmaz, Gözle görülmez
Sırları da pek bilinmez
Ama biliriz geçip gittiğini
Çift taraflı bir nehir gibi
Söyle nedir şimdi
Onsuz yaşayamayacağın şeyi”

Harry Dumbledore’a baktı ama küçük bir hayret nidası koyuverdi. Dumbledore yerinde değildi. Çevresine bakındı ama yoktu. Kulenin içinden, derinden gelen bir ses “Bunu çözmelisin” dedi.

Harry bilmeceye tekrar baktı, tekrar, tekrar… Heyecandan ağzı kurumuştu. Düşünmeye çalışıyordu.

“Elle tutulmaz, gözle görülmez. Hmmm! buna sonra bakacağım. Ama geçip gider tek taraflı bir nehir, onsuz yaşamayacağım, nedir, nedir?”

Volta atmaya başladı. Sürekli etrafına bakınıyordu, belki ilham alırım da aklıma bir şey gelir diye. Ama adanın kuleden başka hiç bir şeyi yoktu. Ağaç bile yoktu. Arkasını dönünce az önce doğan güneş gözünü aldı. Şimdi ufuktan biraz daha yüksekteydi.

Harry’ye iki dakika gibi bir süre daha dolandı. Bilmece yazan kapıya tekrar baktı. Volta atmaya devam etti. Sonra güneşe tekrar baktı ama çözemedi.

Harry’ye yarım saat gibi gelen bir sürenin ardından bilmeceyi hala çözememişti. Tedirgin değildi ama bilmecenin cevabını merak ediyordu. Oturmuş güneşin yükselmesini izliyordu. Eline güneşten yanmış pembe taşlardan bolca almış, hepsini denize fırlatıyordu. Güneş şimdi biraz daha yüksekteydi. Sonra kafasında bir ampul yanmış gibi…

Harry kapının önüne süratle gidip bilmeceye tekrar baktı sonra güneşe döndü. “Bilmecenin cevabı ‘zaman’” dedi.

Kapıdan bir takırtı yükseldi ve altın kapı açılıverdi. Harry kapıdan içeri baktı. İçerisi boş gözüküyordu. Dört tarafı bembeyaz ahşapla kaplanmış tek bir oda vardı. İçeri girdi. Arkasındaki kapı kendiliğinden kapandı.

Üzerinde bir ampulle aydınlatılmış olan küçük oda Harry daha bir şey yapamadan hareket etmeye başladı. Harry önce şaşırdı ama sonra bunun bir asansör olduğunu düşündü. Oda küp şeklinde ve Harry’yi çevreleyen her yeri dümdüz ve bembeyazdı.

Biraz sonra hiçbir uyarı olmaksızın oda hareketini kesti. Bir takırtı daha duyuldu. Minik oda büyük bir ışıkla kaplandı. Harry, bunun nedeninin arkasında açılan kapı olduğunu anladı.

Göz alıcı bir parlaklıkla dolu olan her yanı pırıl pırıl büyük bir salonda buldu kendini. Harry asansörden çıkınca hemen solunda, duvardaki kocaman kitaplığı fark etti. Kenarları eğri büğrü biçimli süslerden oluşan kapakları vardı. Harry dikkatle bakınca bu süslerin yılanlar olduğunu gördü. Kitaplığın üzerinde Harry’nin Fransızca olduğunu tahmin ettiği bir yazı vardı. Altın harflerle yazılmış yazı, bütün kitaplığı baştan sona kaplıyordu: “Porte de Lumière” (Işık Kapısı)

Kitaplığında biraz ilerisinde içinde cıvıl cıvıl mavi alevleri olan içi kiremitten bir şömine gözüne çarptı. Sağında ise daha önce karargahta gördüklerine benzeyen üç tane çok hoş siyah kreton koltuk bulunuyordu. Ve onlara benzer uzun bir koyu kahverengi bir kanepe. Odanın etrafını çeviren duvarlarda şu an yanmayan mumları taşıyan şamdanlar vardı. Oda zaten, etrafını çevreleyen pencerelerden giren güneş ışığıyla aydınlanmıştı.

Harry’nin tam karşısında ise hilal şeklinde, ay renginde bir masada oturan, kule ve salonun kendisi gibi beyazlara bürünmüş onbir cadıyla büyücü vardı. Ayrıca hilal şeklindeki masanın önündeki boşluğunun tam ortasında duran boş bir sandalye gördü.

Sayfa Çevir: 1 2 3 4


Bir Önceki Sayfa
eXTReMe Tracker