Sayıları çok azalmıştı. Saatlerdir karşı koyuyorlardı. Fakat bir faydasını görememişlerdi. Buraya sıkışmışlar ve ölümü bekliyorlardı. İstedikleri yardım, hala gelmemişti.
Adamlarına dönüp şöyle bir baktı. Aslında, bu kadar yorgun olmasalar, savaşmaya daha istekli olabilirlerdi diye düşündü.
Kingsley, önüne dönerek Liam’a “Dumbledore geliyor mu?” diye sordu. Liam, aynayı elinden yeni indirmişti.
“Hayır” dedi, başı sargılı haldeki Liam. “Elimizden geldiğince burayı savunmamızı istedi”
Kingsley sinirine yenilip, duvara yumruk attı. “Neden gelmiyor?” diye bağırdı.
Liam ise sakin bir ses tonuyla “Okuldaki çocuklar ölmek üzereymiş. Onları hayatta tutmaya çalışıyor. Diğer herkes başka yerlerde savaşıyor” diye cevapladı.
Kapkara yüzünü onlara döndü ve “Burayı ele geçirmelerine izin vermeyeceğiz” dedi hırsla. “Bakanlık düşmeyecek”
Kimse bir şey söylemedi. Aradan kısa bir zaman dilimi geçmişti.
Arkadan bir ses “Arthur Weasley ve iki oğlu geldi, efendim” dedi.
Kingsley, Tonks, Williamson, yirmi seherbaz ve elli tane Bakanlık çalışanı ile Bakanlık girişini koruyorlardı. Bakanlık’a ziyaretçi girişi olan telefon kulübesi yok edilmiş, ve içeriye doğru giren bir krater oluşmuştu. Onlar ise, tam kraterin dibinde, asaları ellerinde tetikte bekliyorlardı.
Bakanlık’ın Atriyum girişi, o muazzam manzarasını bir öğleden sonrasında yitirmişti. Sürekli bir sarsıntı olduğundan ve salonun tavanından yere düşen büyük beton parçaları yüzünden, içerisi toz bulutuyla kaplanmıştı. Eskiden cilalı görünen ahşap taban, şimdi tozdan geçilmiyordu. Kingsley, Ölüm Yiyenler içeriye girmesin diye, şömineleri havaya uçurtmuş, ve Bakanlık’ın her köşesine anti-buharlaşma büyüsü yaptırtmıştı.
Fakat, sona yaklaştığını kendi de biliyordu. Henüz öğleden sonra saat dört olmasına rağmen, gökyüzü kararmıştı. Kraterin dibinden görünüyordu.
Kingsley, bugün gördüklerinin bir rüya olmasını diliyordu hep. Onlarca Seherbaz ve Bakanlık’ın başka bölümlerinde çalışan büyücüler ve cadılar, adeta canice öldürülmüşlerdi.
Arthur Weasley, terli alnı ve buğulanmış gözlüğü ile yanına geldi.
“Ölüm Yiyenleri bu saate kadar nasıl durdurabildiniz?” diye sordu Kingsley’e.
Ancak, bu soruya Kingsley’nin diğer yanında duran ve yıldızlarla bezeli gökyüzüne bakan, Tonks cevap verdi:
“Ateşle” dedi Tonks kısaca.
“Büyüler işlemiyordu, biz de alev ve ateş büyüleri yaptık üzerlerine” diye devam etti Wiliamson. “Beş tanesini yakarak öldürdük”
“Ama vampirler acımasızdı” dedi Seherbaz kalabalığının arasından biri. “Yakaladıklarını, ellerindeki bıçaklarla parçaladılar”
Onu bir korku uğultusuyla, onaylayanlar oldu.
Kingsley yarım ayın biraz büyümüş olan görüntüsüne baktı ve “Hepsi çok cesurdu” diye mırıldandı.
“Öldürdüklerimizin üzerinden şunlar çıktı” dedi Tonks elindeki kırmızı bir taşı onlara göstererek.
“Bu da nedir?” diye sordu Mr Weasley taşı eline alarak. Taşı çevirip incelemeye başlarken, Tonks “Biz de anlamadık, ne olduğunu” diye cevap verdi.
Weasley oğullarından, Williamson gibi uzun saçları olan, Bill “Kaç tane Ölüm Yiyen var?” diye sordu.
Williamson “Aslında gerçek Ölüm Yiyen bir tane. Yani liderlerinden bir tane var. Diğerleri bu sabah Azkaban’a saldıran Kurtadam’lar. Onlar da kara pelerinlere bürünmüşler. O Ölüm Yiyen her kimse, saldırıyı o yönetiyor” diye cevapladı.
Bugün ölenler aklına geldikçe, içini daha da büyük bir hırs dolduruyordu. Kingsley artık kararını vermişti. Kara yüzünü, arkasındaki herkese döndü
“Burada kalıp hepimizi teker teker öldürmelerini beklemeyeceğim. Özgürlüğümü elimden alacaklarsa, önce beni öldürmeliler” dedi hırsla.
Kalabalık tamamen sessizleşmişti. Kingsley, yüzünü aya döndü ve “Arkadaşlarımızı, kardeşlerimizi ve sevdiklerimizi öldürdüler”- sonra tekrar onlara baktı- “Bunun intikamını, onlardan alacağım” diye haykırdı ve arkasını dönerek dev çukurdan, yukarıya doğru koşmaya başladı. Bazıları savaş naraları attılar. Hepsi, onun peşinden geliyordu. Tırmandı… tırmandı… ve tırmandı…
Sokağı ilk gördüğündeki manzarayı, tarif etmeye kelimelerin yetmeyeceğini düşündü, Kingsley.
Onları çevreleyen iki yüz metrelik bir alandaki bütün binalar, un ufak olmuştu. Ve normalde Bakanlık’ın bu girişi dar bir sokakta olması gerekirken, değildi.
Etraflarındaki binaların çoğu tamamen çökmüştü. Bulundukları yerden, şehrin her yerinde çıkmış, yangınlar görünüyordu. Kara kara dumanlar, gökyüzüne; harabeye dönmüş bir şehrin, son kalıntıları olarak çıkıyordu.
Hepsi bu kadarla kalsa iyiydi. Her yer cesetle doluydu. Muggle’lar, öldürülmüş Bakanlık büyücüleri ve Seherbaz’ların vücutları parçalanmış, ve bazılarının cesetleri boyunlarından iple bağlanarak, bina köşelerine asılmışlardı. Bulundukları yer, kan gölüne dönmüştü. Büyük bir ölü ve kan kokusu, etraflarını sarmıştı. Kingsley, midesinin bulandığını hissetti ama kendisini tuttu.
Hemen yirmi metre yanlarındaki, yarısı parçalanmış, apartmandaki yangın, bulundukları alanı çok iyi aydınlatıyordu. Her şey gayet net görünüyordu.
Kraterin girişinin yirmi metre ötesindeki yolda, kapkara pelerinlere bürünmüş, iki yüz kadar düşman duruyordu. Kingsley haklıydı, gerçekten de son saldırılarına hazırlanıyorlardı.
Onların vampir ve Ölüm Yiyenlerden oluşan bir kalabalık olduğu belliydi. En başlarında da yüzü kapalı bir tanesi onlara emirler yağdırıyordu.
“Aman Tanrım!” diye bir korku nidası koy verdi Charlie. “Şehir yok olmuş”
İçlerinde konuşabilen bir tek o olmuştu. Sanki, gördüklerini sözcüklere dökmezseler, gerçek olmayacakmış gibi, hepsi o zamana kadar susmuştu. Bunlara Kingsley de dahildi.
Ama Bakanlık ordusu, kraterden tamamen çıkarak, kendilerini gösterince vampirler, sadece ay ışığıyla aydınlanmış, gökyüzüne doğru çığlıklar attılar.
Seherbazlar, vampir çığlığından etkilenmeyecek kadar tecrübelilerdi ancak, diğerleri için bu söylenemezdi. Bill ve Charlie bir anlığına donup kalmışlardı.
Kingsley, gruptan ayrılıp iki metre öne çıktı.
“Demek sonunda karşımıza çıkabildiniz” diye bağırdı Ölüm Yiyenlerin lideri, sesini onlara duyurmak için. Ölüm Yiyenler en önlere sıralanmıştı. Vampirler ise hemen arkalarında, karışık vaziyette duruyorlardı. “Cesurca savaşacaksınız ha?”
Kingsley, hiçbir şey söylemedi, ama siniri git gide daha da artıyordu.
Öldürülüp sokağın ortasında bırakılmış Muggle’lar ve Bakanlık büyücülerinden hiçbirinin bedeni, normal değildi. Bazılarının içleri dışlarına çıkarılmış, bazıları da parçalanmıştı. Kingsley, bunu özellikle vampirlerin, ellerindeki bıçaklarla yaptığını tahmin etti.
“Size bir seçenek sunuyoruz” diye bağırdı liderleri. “Karanlık Lord- Aslında artık- İmparator’umuzun ne kadar cömert biri olduğuna inanamazsınız. Ekselansları diyor ki; Eğer sessizce burayı terk ederseniz. Canlarınız bağışlanacakmış. Sizlere dokunulmayacak. Gitmekte özgür olacaksınız”
Bir Önceki Sayfa



