Flamel, cebinden asasını tekrar çıkartarak, yanındaki koltuğun üstüne doğrultunca, orada, Harry’ye divana katılırken verilen, bembeyaz cüppe ortaya çıktı.
“Bunları giy!” dedi Flamel ona. Harry bunun ne gereği olacağını soracaktı ki; “Sıradan değiller. Hiçbir zaman yırtılmazlar. Nasıl olduğunu kullandıkça anlarsın” diye cevap verdi Flamel, onun bir şey söylemesine fırsat vermeden.
Harry, cüppeyi ve pelerini kaldırdığında, onların altında, kını altın işlemeli ve kabzasının ucunda, yeşil bir taş olan kısa bir kılıç buldu. Kın bir kemere bağlıydı.
“O da senin” dedi Flamel. “Yanından ayırma! Sen hazırlan. Ben hemen geliyorum” diyerek asasıyla döndü ve cüppesinin eteklerini uçuşturarak kayboldu.
Harry cüppeyi giydi ve pelerini sırtına taktı. Kemeri beline bağladı.
Kınında olan kılıcı kabzasından tutup, çıkardığında bir şimşek çaktığını sandı ama sonra, onun efsunlanmış olduğunu anladı. Kenarları göz alıcı parlaklıktaydı. Çok da hafifti.
“Acaba nasıl büyülenmiş” diye düşünürken, kılıcı sallamasıyla kılıcın alev aldığını gördü. Bir iki dakika kılıcın karanlıkta alev alev yanmasını sağlayarak ve savurarak denemeler yaptı. Sonra yanan kılıcı ne yapacağını bilemeden kınına geri soktu ve alevlerin söndüğünü görünce rahatladı.
Sırtındaki cüppe ve pelerin de sıradan değildi. Kendini daha güçlü hissetmeye başlamıştı, böyle bir şey olabilirse tabii.
Flamel’i beklerken, onun anlattıklarını düşündü, intikamın bir insana neler yaptığını dinlemişti. Ama bu, Harry’yi intikam almaktan vazgeçirmemişti. İçindeki nefret ve acı hiç durmak bilmiyordu. Onu öldürmeden de dinmeyecekti. Kendini şimdilik tutmak zorunda olduğunu anlıyordu ama yine de, gerçeği bilmeden ve kendinden nefret ederek ölen Lupin’in verdiği kederine dayanamadı. Onunla ilgili hatıralar aklına geldikçe, göz yaşları daha çok akıyordu.
Bir süre sonra, kendini tutmasını bildi. Başladığı işi bitirecekti. Göz yaşlarını sildi.
Flamel, tekrar ortaya çıktığında, elinde bir süpürge tutuyordu. Harry, onun hangi marka süpürge olduğunu anlayamadı. O da Harry gibi beyazlar içine bürünmüştü. Ama Harry, ona bakınca gerçek bir İmparator gördüğünü biliyordu.
Genç yüzünün, ona yansıması ve koyu yeşil gözlerinden okunan asırların hatırası, onun gerçek bir lider olduğunu apaçık gösteriyordu. Belinde de Harry’nin belindekinden farklı bir kılıç duruyordu. O da altınla süslenmişti, fakat, kılıcın kınından, dışarıya yeşil bir ışık sızıyordu.
İlk önce gidip sehpanın üstünden Karanlık Kehanet dene kara metal kutuyu aldı ve cüppesinin cebine koydu. Diğer cebinden ise, yine o, cep saatine benzeyen, üzerinde zarif, süslü yazılar olan aygıtı çıkardı ve o sırada Harry’nin onun belindeki kılıca baktığını gördü.
Ona gülümseyerek “Her türlü yardıma ihtiyacımız olacak, savaşın merkezine gidiyoruz” dedi belindeki kına dokunarak.
Asasını, saate benzeyen aygıta dokundurdu ve aygıttan mavi bir ışık fırlayıp, geldikleri dolaba gitti. Aynı renk bir geçit, dolabın içinde de ortaya çıktı.
Harry asasını çıkardı, ve diğer elinde de Ateşoku’yla, geçitten içeri giden Flamel’i takip etti.
Aniden kendisini dükkanlarla çevrili bir sokağın başında buldu. Aslında yıkılıp, paramparça olmuş başka bir sokaktı. Bütün dükkanların camları kırılmış, etrafı da bir ölü kokusu kaplamıştı.
Burası, Harry’nin hatırladığı kadarıyla Çatlak Kazan’a girilen sokaktı. Hayalet kasabasını andırıyordu. Bu sefer etrafta, ölü insan veya parçalanmış ceset yoktu. Ama bir yerlerden bağırışlar, savaş naraları geliyordu.
Harry, burada ne aradıklarını soracaktı ki; süpürgesine binip havalanan, Flamel ona “Beni takip et” diye seslendi.
Dediğini yaptı ve ayağını kuvvetlice yere vurup havalandı. Flamel git gide daha da yükseklere çıktı. Harry de peşinden gidince, Flamel’in neden bahsettiğini anladı. Diagon Yolu görünüyordu, ama etrafı bir çeşit şeffaf bir tabakayla kaplıydı. Sanki, Muggle gözlerden uzak olması için büyüyle yapılmış bir duvardı bu. Harry, bunun mümkün olduğunu düşündü.
Londra’nın diğer kısmına bakınca, bir çok köprünün yıkılmış ve her yerde yangınlar çıkmış olduğunu gördü. Harabeye dönmüş bir şehirdi, artık. Belki de bu yaralar hiç sarılamayacaktı.
Gringotts’un beyaz mermerden yapılmış merdivenlerinin önünde, kimse yoktu. Kolayca içeri girebileceklerdi.
Harry önce arkasındaki yıkık şehre, sonra aşağıda savaşan büyücülere baktı. Bir günde iki ayrı hayatı olan insanların, arasındaki köprü uçmuştu. Büyü dünyasında patlak veren bu büyük kriz, Muggle’ların hayatlarını da sarsmıştı. Artık kimse Muggle’ların büyücülerden haberi olup olmadığına aldırmıyordu. Zaten yeteri kadar vahşet yaşamışlardı.
Bakanlık büyücülerinden oluşan bir ordunun, büyük bir Ölüm Yiyen ordusuna saldırdığını gördü. Her tarafta büyüler uçuşuyordu. Onları gören bir çeşit havai fişek gösterisi yapıldığını sanırdı. Flamel’in peşini bırakıp, hemen onlara doğru uçmaya başladı.
Bu sefer, Flamel onu takip ediyordu. “Gitmeliyiz, evlat” diye bağırdı ona sesini duyurabilmek için. “Çok zamanımız yok!”
Ama Harry, onu dinlemedi, çünkü kalabalığın içinde Alastor Moody, Tonks, ve Ron’un annesi Mrs Weasley, ayrıca, Fred ve George’u da görmüştü. Ve anladığına göre çok da umutsuz bir saldırıydı bu. Yardım etmezse Ölüm Yiyen’ler hepsini öldürecek gibiydi. Çünkü sadece onlarla değil, vampir ve kurtadamlarla da savaşıyorlardı.
Harry hızlandı… hızlandı ve daha da hızlandı…
Bakanlık büyücülerinden oluşan ordunun başındaki kişiyi gördü, Harry. Legrand idi. Flamel’in neden çekildiğini anlayıp, duraksadı ve ona doğru baktı.
Flamel “Ben Knockturn Yolu’na yardıma gidiyorum” diye seslendi eliyle orayı işaret ederek. “Sen git! Benimle daha sonra Gringotts’un önünde buluş”
Harry, Knockturn Yolu’na doğru baktı, orada da başkalarının savaştığını gördü.
Ona tamam işareti verip, Diagon Yolu’nda savaşın olduğu yere döndü. Harry buradan bir şey yapamayacağını anladı. Çünkü, Bakanlık ordusu ve Ölüm Yiyenler iç içe girmişlerdi. Hızla aralarına dalmaktansa, süpürgenin üzerinden daha faydalı olabileceğini düşündü.
Şimdi bir çoğu, teke tek savaşıyorlardı. Ve gördüğü kadarıyla, Bakanlık Ordusu, Ölüm Yiyenlerin sırrını çözmüştü. Çünkü onlara yaptıkları büyüler, artık işliyordu. Yirmi metre aşağıda Legrand’ın tek başına, üç Ölüm Yiyen ile çarpıştığını gördü. Onu çok kısa mesafelerle sıkıştırmışlardı. Legrand arada bir kaybolup, başka yerlerde çıkıyor. Bazen de onlara büyüler yolluyordu.
Harry, aşağıya doğru hızlandı ve süpürgesinden atladı. Yere inerken yavaşlayınca, Legrand ve Legrand’ın savaştığı Ölüm Yiyenler onu fark ettiler. Hemen Legrand’ın üç metre yanına inmişti.
Harry’ye doğru asalarını sallayan Ölüm Yiyenler, hep bir ağızdan “Sersemlet!” diye bağırdılar, Harry asasını onlara doğrultarak “Orgnatus!” diye kükredi. Asasından çıkan büyük bir hava ve ses dalgası, etrafı sarsarken sersemletme büyüleri havada yön değiştirdi ve Ölüm Yiyenlerin üstüne geri gitti. Ölüm Yiyenler ikisi büyüler onları vurmadan, eğilmeyi başardılar. Ama üçüncüsü o kadar şanslı değildi.
Legrand “Burada ne arıyorsun?” diye bağırdı ona, haykırışlar arasından sesini duyurabilmek için. Pos bıyıkları elektriklenmiş gibi uzamıştı. Ama Harry, onu dinlemeyecek kadar meşguldü.
Fred ve George’un iki kurtadamdan kaçtıklarını gördü ve onları kurtarmak için beyaz pelerinini uçuşturarak peşlerine takıldı. Bu arada, Legrand, ona saldıran diğer iki Ölüm Yiyen’in de hakkından geldi.
Harry, Fred ve George’un sıkıştırıldıklarını gördü ve tam onlara doğru koşarken biri aniden arkasında atlayarak, onu yakaladı.
Onu koluyla boynundan kavrayarak “Nereye gidiyorsun ha?” diye fısıldadı kulağına. Harry, onun kim olduğunu anlayamamıştı. Ama içindeki nefret, yine de kabardı.
“Sen kimle uğraştığını bilmiyorsun” diye tısladı Harry nefretten çatallanmış sesiyle. Boğazını kavrayan kolu tuttuğu gibi sıkıverdi. İlk önce Harry’nin boynunu daha da çok sıkmaya çalışan Adam, biraz sonra çığlık çığlığa bağırmaya başladı ve Harry’nin boğazını bıraktı. Diğer elindeki asayı ona doğrultmak istedi, fakat Harry, onun kolunu bükünce, daha da çok bağırmaya başladı ve asası elinden düştü. Harry kendini kurtarmıştı, ve adamın kolunu bırakınca, asasını ona doğrultarak “Rectopulso!” diye bağırdı. Güç dalgası onu vurunca, Adam, Bakanlık büyücülerine saldıran, on kişilik Ölüm Yiyen kalabalığının üstüne doğru fırladı. Harry, ne olduğuna dönüp bakmadı.
Koşmaya devam etti. Fred ve George asaları elinde Florish ve Blotts’un önünde köşeye sıkıştırılmışlardı, ama hala onlara saldıran Kurtadam ve Ölüm Yiyen kalabalığına direniyorlardı. Mrs Weasley ise onlara ne olduğunu fark etmemişti. Birkaç Ölüm Yiyen’in oluşturduğu koruma duvarına yeşil ışınlar gönderiyordu.
Harry koşarken, arkasında ona doğru atlamakta olan bir şeyi sezinledi. Haklıydı. Bir Vampirdi… Tam tırnaklarını ona geçirecekken, Harry, çok hızlı bir şekilde eğildi ve aniden eline gelen kılıcını kabzasından tutup çekerek, üzerinden geçen vampire doğru savurdu ve onu karnından kesti. Hiç zorlanmamıştı çünkü kılıç tüy kadar hafifti. Vampir, acı çığlıkları atarken, Harry’nin kılıcı gibi, alev alıp kaçmaya başladı. Ama çok fazla kaçamadı ve Legrand’ın büyüsüne hedef olup, kül haline geldi. Etrafı bir yanık kokusu sarınca, kılıcını kınına geri soktu.
Biraz sonra da, bir Ölüm Yiyen kalabalığı onun önünü kesmişti. Aslında ona saldırmıyorlardı, Harry’nin hemen karşısındaki, Bakanlık büyücülerine asalarından alev topları gönderiyorlardı. Harry, asasını sallayıp “Crimetro!” diye bağırdı. Alev topları havadayken yok oldular. Bunu derste Legrand’dan öğrenmişti, Harry.
Onların önüne gelince, hepsi Harry’yi fark etti ve ona doğru kırmızı ışınlar yolladılar. Harry, ışınların geldiğini görünce zıpladı. Hepsinin üzerinden atlayınca, Bakanlık büyücüleri ve cadıları, Ölüm Yiyenlerin şaşkınlığından faydalanıp, bir çoğunu hakladılar. Harry, öyle bir sıçramıştı ki; Fred ve George’un yanında yere iniverdi. İkisi de mavi cüppeler giymişlerdi.
Fred gülerek “O ne uçuştu be?” dedi. “Kılıç yeni herhalde”
Bir yandan da, bir Ölüm Yiyen’in ona yolladığı öldürücü yeşil bir ışını, asasını sallayıp “Silve Protegrus!” diyerek yarattığı gümüş-kalkanla, geri gönderdi.
George “Eğlencemizi bozmaya mı geldin, yoksa?” diye söylendi ona. “Gözlerin çok güzel. Lens mi?”
Harry, onların her durumda espri yapabilme yeteneklerine hayrandı. Sonra üzerlerine gelen, iki Kurtadamı görünce, asalarını onlara doğru salladılar ve “Infursus!” diye bağırdılar. Asalarından fırlayan iki turuncu renkli ışın onların üzerine gitti, ama Kurtadamlar çok çevikti. Beş metre ötedeyken bile büyülerden kurtuldular. Ve ikizlerin üzerine sıçradılar. Harry, çok hızlı davranıp, önlerine geçti ve asasını sallayıp “Protegrosus!” diye bağırdı.
Asasından fırlayan mavi ışıktan çok geniş bir duvar oluştu. Kurtadamlar, buna çarpıp yere düştüler. Harry duvarı indirince, bu sefer yerden hızla kalkıp, Harry’nin üzerine atladılar. Harry daha önce vampire de yaptığı gibi yana eğildi ve alev alev yanan kılıcını kınından çekerek önce kenarından geçen Kurtadama salladı ve onu pençelerinden kesti, sonra diğer elindeki asasını tam üzerine gelene doğru tutarak, “Rectopulso!” diye bağırdı, asasından çıkan bir güç dalgası etrafı sarsarken, kurtadam havaya fırladı. Diğer kurtadam ise alev alıp kaçarken, Fred ve George yanına gelip “İyi işti” dediler hep bir ağızdan. George, iki Ölüm Yiyen ile düello eden babasının yardımına koştu.
“Biz de hallederdik ama neyse, sağol” dedi Fred, ve ikizi gibi o da yardıma gitti.
Bir Önceki Sayfa



