“Harry … Harry …”
“Harry, uyan”
“E-e-e-efendim” diye cevap verdi Harry uykulu bir sesle.
“Uyan! Kahvaltıya gel artık” dedi Hermione bıkkınlıkla.
“Tamam sen in, ben geliyorum” dedi Harry. Gözlerini odasının ışığına alıştırmaya çalışıyordu. Üç gündür bu odanın ışıklarını dahi yakmamıştı. Kalın mor perdeler ise ışığın içeriye girmesini engelleyerek git gide karanlıklaşan Harry’nin ruhuna hizmet ediyordu.
“Olmaz” diye cevap verdi Ron, Hermione’nin arkasından. “Üç gündür buraya tıkılıp kaldın. Neler oluyor? Neden bize anlatmıyorsun?”
“Bir şey olduğu yok” diye homurdandı Harry, sesine zar zor bir kibarlık verip, gözlerini kapalı tutarak. “Sadece düşünmek için zamana ihtiyacım vardı”
“Neler oluyor Harry?” diye sordu Hermione, sesi içerlemiş gibiydi. “Kendini buraya kapattın”
Harry, gözleri nihayet ışığa alışınca Hermione ve Ron’un endişe içeren yüz ifadelerine baktı. İkisi de Harry için çok kaygılanıyorlardı. Bu, yüz ifadelerinden gayet rahat okunuyordu. Harry neden kimseye bir şey anlatmadığını kendisine bile açıklayamıyordu.
Düşler Kuyusu’na girmiş, ve Bekçi ondan bir seçim yapmasını istemişti. Ve bu seçim Harry’yi olduğundan daha da berbat hale getirmişti. Eğer karar verebilseydi ailesi ile yaşayabilecekti, Hem de hiçbir şey olmamış gibi…
Annesi babası hiç ölmemiş, ve Harry hiçbir zaman alnındaki şimşek biçimli yara izine sahip olmamış olacaktı. Ancak bedeli ağırdı. Harry’nin yaşadıklarını bir başkasının yaşaması gerekiyordu. Bir başkası yara izini taşıyacak her görüldüğü yerde parmakla gösterilen, arkasından hakkında söylentiler çıkan kişi olacaktı: Lanetli…
Bütün bunları yaşamayı Harry seçmemişti ama bu sefer bunu kendisine itiraf edemese de bu sefer kendisi seçmişti işte. Bu duygu midesini ekşitmekle birlikte onu gözyaşlarına boğuyordu. Bazen Karargah’taki odasında karanlık içinde kurduğu düşüncelerde en yakın arkadaşları Ron ve Hermione’nin bile, o burada böyle yalnız yatarken, kendi hakkında konuştuklarını bilmesi, Harry’yi çılgına çeviriyordu.
Noel akşamından beri tam üç gün geçmişti. Bütün bunları arkadaşlarına anlatmak istemişti ancak, ne zaman bunu yapmaya karar verse, gözleri donuklaşıyor, tırnaklarını yemeye başlıyor, ellerini gereğinden fazla olarak sıkıştırıyordu. Sanki bu ona acı veren bir hastalık gibi, kafasında bu düşüncelerden başka bir şeye yer yoktu. Sürekli gözyaşlarına boğulup sessizce ağlaması da hiçbir şeye çare olmuyordu.
Voldemort, çok güçlenmişti. Ve Harry gene onun elinden kıl payı kurtulmuştu. Henüz bir saldırı haberi gelmemişti. Harry en azından odasında yalnız kalsa da Dünya’dan hepten ilişkisini kesmemek için Gelecek Postası okuyordu.
Profesör Dumbledore hala ortaya çıkmamıştı. Kimse onun nerede olduğunu bilmiyordu. Onun için kaygılandığı zamanlar çoktu, bu yüzden kimseyle konuşmasa da akşamları ona yemek getiren Mrs Weasley’den haberleri alıyordu.
Arkadaşlarına kendisini bir süreliğine yalnız bırakmalarını istediğini de söylemişti. Arkadaşları onun bu sessizliğine saygı göstermiş ve onu rahatsız etmemişlerdi. En azından düşünecek ve vakit geçirecek zaman çoktu. Çünkü Noel’deki olaydan sonra Hogwarts bir haftalığına Noel ve yılbaşı tatiline girmişti.
İşte gene odasında yaptığı seçimi düşünürken gelmişlerdi, Ron ve Hermione. Onu gören uyuduğunu zannedebilirdi. Ancak Harry üç gündür sürekli yatakta olmasına rağmen bir türlü uyuyamamıştı. Ne zaman uyumaya kalksa kafasını odası gibi karanlık düşünceler dolduruyordu.
“Aşağıda seni görmek isteyen birisi var” dedi Hermione yavaşça Harry’ye yaklaşarak.
“Kimmiş?” diye sordu Harry pek aldırmadan. Ellerini yatağın kenarlarında duran sehpaların üzerindeki kristallerin yayıp dağıttığı ışığa siper etmişti.
“Aşağı inince görürsün” dedi Ron ve Harry’yi kolundan tutup ayağa kaldırdı. Harry yemeğini bile yatakta yediği için ayağa kalkınca biraz sendeledi. Çok uzun süreli bir hastalığa yakalanmış biri gibi hissediyordu kendisini. Düşmemesi için Hermione onu omzundan yakaladı. Harry odanın köşesindeki kahverengi kapılı dolabından giysilerini aldı, ve Hermione ve Ron o giyinirken odanın dışında beklediler. Harry’nin uyandığını gören Hedwig de kafesinde kanat çırptı.
Birlikte Harry’nin son üç gününü geçirdikleri odadan çıktılar. Harry kendisini ikinci kattaki yemek odasına götürüldüğünü hayal meyal fark etti.
Yemek odasına girdiklerinde Harry’yi gerçekten de sevindiren bir şey oldu. Susan Bones, Neville, Ginny meşeden yapılmış masanın etrafında oturmuşlardı. Harry buraya son geldiğinden beri bir iki ufak değişiklik olduğunu gördü. Phineas adlı, Sirius’un büyük-büyük-büyük babasının portresi kaldırılmış onun yerine duvarlar bir sürü manzara resimleriyle süslenmişti. Duvar kağıtları da mutfak gibi hareket eden bulut resimleriyle kaplıydı. Odanın köşesindeki dolabın içinde bir çok kristal tabak ve bardak bulunuyordu.
Biraz üzgün görünen Susan, masadan kalkarak Harry’ye temkinle yaklaşan tek kişiydi. Harry, onu görünce midesinde küçük bir karıncalanma hissi duydu. Hafif çıkık görünen elmacık kemikleri ve tek yanağında bulunan minik gamzesi Harry’ye ondan neden hala hoşlandığını anlatıyor gibiydi. Harry, Susan’da hissedilen bu güçlü görüntünün ardında, biraz zayıflık hissini de veren bakışlarına hayrandı. Uzun zamandır yapmadığı bir şeyi yaptı ve gülümsedi.
Ama hiçbiri Harry’ye kendisi gibi bakmıyordu nedense. Hepsi hala çok tuhaf görünüyordu. Ginny ağzı açık kalmış halde onu süzerken, Neville nerede olduğunu unutmuş gibi ona bakıyordu. Genelde Harry’yi gören herkes onun yara izine gözlerini dikerdi ancak bu sefer hepsi onun başına bakıyordu. Susan biraz yavaşça Ron ve Hermione’nin yanına geldi. Onlara ve sonra Harry’ye bakarak, ve Harry herhangi bir müdahale de bulunamadan ona sarıldı.
Harry, normal bir durumda olsaydı, bundan çok utanırdı ancak nedense bu sefer herhangi bir utangaçlık hissi vücuduna yayılmıyordu. Belki de yaşadıklarından sonra, kendisine hiçbir şey çok önemli gelmiyordu. Kendisinin nasıl hissettiği de buna dahildi.
“Sana ne oldu, Harry?” diye sordu Susan fısıltıyla, Harry’nin kulağına.
“Her zamanki şeyler” dedi Harry sarılıp karşılık vererek. “Voldemort bana işkence etti, kimsenin bulamadığı Düşler Kuyusu’na girdim. Orada bana ailemi geri verebilecek bir seçenek sunuldu. Ben de reddettim”
Bir Önceki Sayfa



